Bu aralar çok yoğunuz. Raporlar, toplantılar, talepler derken başımızı kaşıyacak vaktimiz yok. Yok  bildiğiniz gibi değil, gerçekten çok yoğunuz. Ortalama bir beyaz yakalının bu serzenişleri duymadan geçirdiği bir hafta var mıdır? Hiç sanmıyorum. Peki abartıyor olabilir miyiz? Hayır. OECD rakamlarına göre Türkiye‘de çalışanların %23’ü haftada 60 saatten fazla çalışıyor. Bu alanda dünya birincisiyiz, mesai bizim için bir iş kültürü haline gelmiş durumda.

Peki neden bu kadar mesaiye kalıyoruz hiç düşündünüz mü? Bana kalırsa bunun iki nedeni var;

1- Yoğun olmayı ya da görünmeyi seviyoruz.

2- İşlerimizi yönetemiyoruz / yetişemiyoruz.

İşin magazinsel boyutundan başlayalım. Türkiye’de yaşayan herkes bilir ki iş yerinde çok çalışmak / çalışıyor gözükmek her zaman işe yarar. Çalışanların verimliliğini nesnel göstergeler üzerinden ölçemediğimizden çok çalışanın çok ürettiği varsayımına dayanırız. Eğer robot işçi çalıştırmıyorsanız bu gerçekçi bir varsayım değildir, doğal olarak her insanın verimliliği farklıdır. (Futurist patronlar robot çalışanlar için biraz daha sabretmek zorunda.) Peki hatalı olduğunu bile bile neden bu ölçüme takılıp kalıyoruz?

Nobel ödüllü davranışsal ekonomist Daniel Kahneman, Hızlı ve Yavaş Düşünme isimli kitabında bu durumu “soruları ikame etmek” olarak açıklıyor. Beynimiz zor bir soruya tatmin edici bir yanıt bulamazsa, o soruyu daha kolay bir soru ile değiştirerek yanıtlamaya çalışır. Bu durumda da “Hangi çalışan daha başarılıdır?” sorusunun cevabını vermek hiç kolay değil, ama “Hangi çalışan daha fazla çalışıyor?” sorusu çok daha kolay yanıtlayabileceğimiz bir soru. Aslında birinci soruya yanıt verdiğimizi zannederken ikinci soruya yanıt veriyoruz. Yani beynimiz işin kolayına kaçıp bizi yanıltıyor.

Çok çalışanın takdir görmesinin bir diğer nedeni de sanırım doğu toplumlarındaki duygusal karar verme yanlılığı. Gerçekten de yoğun mesai kültürü yalnızca bize özgü değil, doğudaki diğer ülkelerde de insanlar uzun saatler boyunca mesai yapıyor. Bizim birinci olduğumuz listenin ilk beşi; Türkiye, Güney Kore, Endonezya, Hindistan, Yunanistan.

Belki de biz doğulular,  duygusal davranarak kişisel zamanlarından feragat ederek mesaiye kalan insanların bu fedakarlıklarını ödüllendirme eğilimindeyiz. Bunda anormal olan ne diye düşünebilirsiniz. Sorun şu ki planlı çalışma haricindeki mesainin iki nedeni olabilir, ya birey verimsiz çalışıyordur ya da yöneticisi hatalı bir iş bölümü yapmıştır. Öyleyse  rasyonel olarak değerlendirildiğinde mesainin ödüllendirilecek bir yanı yok, ama duygusal olarak bakarsanız ortada bir fedakarlık olduğunu görebilirsiniz.

Yine de çok çalışanın, mesaiye kalanın ödüllendirilmesi bazılarımıza normal geliyor olabilir. Maalesef çevremiz tarafından doğru kabul edilen yanlışları biz de doğru olarak göremeye meyilliyiz. Solomon Asch tarafından yaratılan “Uyum Deneyi” çevremize uyum sağlamak adına bariz hataları bile kabul ettiğimizi gösteriyor. ( Deneyi merak edenler için link. )

Peki çok çalışmanın neresi yanlış? Aslında herşeyi. Bir kere çok çalışmak evrimsel olarak genlerimize uygun değil. Ne avcı toplayıcı insan, ne de tarım toplumundaki atalarımız böylesine uzun saatler boyunca çalışmıyordu. Bu çalışma düzeni hayatımıza Sanayi Devrimi ile birlikte kabaca 200 sene önce girdi. Bu yıllarda kurulan devasa fabrikların işçi açığını karşılamak için insanlar günde 12 saatten fazla çalışmaya başladılar, ve tabi haftanın her günü. Bugün 8-5 dediğimiz çalışma düzenine iki yüz sene de adım adım ulaşabildik.

Peki ne oldu da çalışma süreleri azaldı? Bu iyileşme büyük ölçüde sendikaların çabasıyla gerçekleşmiş olsa da işverenleri ikna eden başka bir olay daha yaşandı. 1926 yılında Ford şirketi haftada 48 saat olan çalışma süresini 40 saate düşürdü. Bunun nedeni ise haftada 40 saat çalışan işçilerin 48 saat çalışanlardan daha verimli olduğunu keşfetmeleriydi. Ford‘un verimlilik artışını gören diğer üreticiler de çalışma saatlerini 40 saate düşürdüler.

Peki fabrika işçilerinin verimini düşüren uzun çalışma süreleri masa başında çalışan işçiler üzerinde nasıl bir etki yapar? Performansın çok daha göreceli olduğu masa başı çalışanlardaki verimlilik düşüşünün çok daha dramatik olacağını öngörmek zor olmasa gerek. Öyleyse bir an önce çok çalışmakla övünmekten ya da çok çalışmayı övmekten vazgeçmemiz gerek. Verimlilik ve katma değer yaratma başarı için esas kriterler olmalı.

Yaklaşık  sekiz yıldır masa başı olarak çalışan bir işçi olarak, gün içinde verimli olarak çalışabildiğim sürenin en fazla 4 saat olduğunu keşfettim. Elbette bu süreye itiraz edenler olabilir ancak günde 8 saatimizi  iş yerinde geçiriyor olmamız, bunun tamamında çalıştığımız anlamına gelmiyor. Telefonlar, e-postalar, açık ofislerin karmaşası, uzayan molalar derken günün yarısı zaten öyle ya da böyle kayboluyor. Peki tüm bunları bir kenara bırakıp, tamamen verimli şekilde 4 saat çalışsak ve hayatımıza devam etsek? Çocuğun okulunu, dün akşamki maçı yada yaz tatili organizasyonunu iş yerinde düşünmek zorunda kalmasak?

Bir de şu toplantılar var. Ortalama bir iş haftasının bir buçuk – iki günü toplantılarla geçiyor. Normalde iki yada üç kişinin bir masanın etrafında çözebileceği konular için onlarca kişi bir odaya tıkışıp saatlerce konuşuyoruz. Bu kadar verimsiz başka bir çalışma şekli olamazdı sanırım. Demek ki toplantının olmadığı bir çalışma düzeninde bir gün daha  az çalışmak hiç kimse için kayıp yaratmayacak.

Haftanın dört günü, gün içinde dilediğiniz zaman aralığında işe gidip, dört saatte tüm işlerini tamamlayıp hayatınıza devam ettiğinizi düşününün.  Şuan hayal gibi gelse de yakın bir gelecekte bir standart haline geleceğini düşünüyorum. Tabi biz Türkler mesai yapmadan yaşayabilirsek.

Ne olduğunu anlamadan geçen iş haftasından sonra, tüm özel dünyamızı iki güne sıkıştırmadığımız bir hayat. Çalışmak için yaşamak değil yaşamak için çalışmak. En sonda söyleyeceğimi en başta söylemiştim zaten. İnanın bana, haftada dört gün, günde dört saat çalışmak hepimize yeter.